Seçim sonrası demokrasi

Bir yerel seçim sonrasını geride bıraktık. Acı ve tatlı anları bir yana, düşündürücü fotoğraflarıyla gelecekte hafızalarımızı kurcalayacak bir seçim oldu diyebiliriz.
Hemen her kesimden ' milli irade' tanımıyla başrolü oynayan halk, bu seçimde de yine en isabetli yorumunu yaptı ve ona göre oyunu şekillendirdi. Gitti sandık başına ve gereğini yaptı. Kimileri çok üzüldü, belli etmeden de olsa. Kimileri de çok sevinemedi ama onlar da yine belli etmeden. Az, çok ve orta sevilen, üzülen derken her kesimden siyasiler halkın iradesine sonuçta saygı gösterdiler. Belki de göstermek zorunda kaldılar. Bu da gösterdi ki halkımız her şeyi en iyi gören ve en iyi değerlendiren konumda.
Bu seçimle hiç bir taraf, oh olsun halk tamamen benim arkamda diyemedi. Halk bunu demeye kimseye yetki vermediğini yüzdeleri azaltarak sinyal verdi. Öyle bir ayar çekti ki halk; kimseler ne sevinebildi ne de çok üzüldü. Ama gözdağı vermedi de diyameyiz. ' Eğer bu davul böyle çalar ise gerisi size ait' , der gibi bişey.
Bu nedenle seçimlerin galibi ve mağlubu yok desek yeridir. Oylarının yüzdeleri düşenler; ' halen en büyüğüyüz' diyemezken, yüzdelerini arttıranlar ise; ' bakın sizlerin oy oranlarını geçtik' diyemediler.
Hal böyleyken açık ve seçik olarak ortaya bir büyük gerçek çıktı. Yüce Türk Milleti Atatürk ilke ve devrimlerinden yana ve cumhuriyet değerlerinden ödün vermemeye kararlı.
Bayrağını, milletini, örfünü ve adetleriyle kültürel değerlerini yaşatmaya kararlı. Tek vatan, tek bayrak ve sonsuza kadar bağımsızlık şiarı bu gün de halkımızın olmazsa olmazı.
İşte bu aşamada her Türk evladı gibi gurur duymak ve onur yaşamak çok güzel.
Yüce Ata'mızın kurduğu bu güzel cumhuriyettle daha nice demokratik ve laik cumhuriyetimizin seçimlerinde olabilmek dilek ve temennilerimle.
Yorum (1) Yorum yaz!
Bayramınızı tebrik ederim
Değerli Blog okuyucuları; Mübarek Kurban Bayramınızı en içten dilek ve temennilerimle kutluyorum. Dilerim daha nice bayramlarda, güzel günlerde güzellikleri yaşayabilmenizi temenni ediyorum.
Bayramlar kültürümüz içerisinde ve inançlarımızın en kuvvetli bağlarıyla bu günlere kadar korunagelmiş çok mümtaz değerlerimizdendir. Umudum okur ki bu kültür değerimiz, bu inanç abidemiz daha nice yüzyıllarda sürüp gider.
Nedir bayram ? Nedir kurban kesmek?
Öncelikle bayram ve bayramlaşmak; paylaşmak, barışmak ve hoş olomayan anıları unutmak demektir. Yaşanmış güzel günlerin tekrarı demektir. Hoş, hoşnut ve muteber olmaya giden yolun başlangıcıdır, bayramlar.
Hani hep deriz ya; '' eski bayramlarda şöyle olurdu, böyle yaşanırdı'' diye. Artık bunları dışlayıp bizlerde eski günlerdeki gibi özlemini duyduğumuz içten bayramlara dönsek mi acaba? Eğer bu günü ve bayramlarını beğenmiyorsak ki beğenmiyoruz, o zaman değişmemiz gerekiyor. Onun da yolu paylaşmaktan geçiyor. Artık bayramlara bayram gibi bakalım. Aç, açık ve ihtiyaç sahiplerini gözeten günler olsun bayramlar. Çocukların sevinçleri, yaşlıların saygı gördükleri günler olsun. O gün ve daha sonraları da fakirlerin evleri ısınsın, karınlarına bir sıcak çorba, bir tike et girsin ısınsınlar, doysunlar.
Kestiğin kurbanın fakirin midesiyle temasını sağlamadan, garibanın odasını ısıtmadan, aç ve açıkta kalanları gözetmeden bayram kutlanamayacağını diniz söylemiyor mu?
O zaman ne önemi var bayramın? Kes kurbanını kavurma yap, bas dolaba. Adı da kurban kestin, onu ağama yuttur. Öyle şey nmi olur? İhtiyacın varsa tamam, fakirsen tamam kesip tüketebilrsin. Ama ihtiyacın yok ve kestiğin kurbanın etini yalnız başına tüketirsen yazıklar olsun! Toplum içinde '' kurban kestim'' diye böbürlenme, lafını bile etme.
Bir de hali vakti iyi olup hiç kesmeyenler var. Gider bayram öncesi en lüx mağazalardan alışverişle giyinir, takıp takıştırır. Ama iş kurbana gelince; '' param yok, borcum var, durumum iyi değil'' der. Oysa üç kurbanlık parasını giyim ve kuşamına vermiştir. Son perdeyi oynamaya kalır iş. Nedir o ? Bayramın tüm günlerini evinde oturup komşudan, eş dost ve akrabalardan gelecek kurban etini beklemeye başlar. Alışmıştır bir kere. Fakir ve fukaraya gitmesi gerekirken cimriliği yüzünden kendisine gelen kurban etlerini bir güzel tüketir ve afiyetle mideye indirir. Bunu da huy edinir. Böylelerine yazıklar olsun !
Kültürümüzün yozlaşmaması, dinimizin çıkarcılara alet olmaması açısından söylediklerim çok önemli. Bu gün ülkemizde ve hatta yurt dışında ; Türk halkının milli ve manevi duyguları, fitre ve zekatlarıyla, kestikleri kurbanların derileri ile kötü emeller peşinde koşanlar mevcut. Halkımızın sağduyusunu ve özellikleriyle güzelliklerini ve dini inanışlarıyla suistimal edenlerin ne İslam ne de insanlıkla bir ilişkileri olamaz olmamalı. Çünkü İslam dininde '' VEREN EL ALAN ELDEN DAİMA DAHA ÜSTÜNDÜR'' Oysa bu gibiler asırlardır ALMAKLA meşguller. Şuna da dikkatinizi çekerim. Kestiğiniz kurban derilerini THK, Mehmetçik Vakfı ve Kızılay'a veriniz. Aksi halde yapacağınız bir yanlış ile bu deriler sizlere bir terör mermisi, patlayan bir mayın olarak geri dönebilir. Bu konudaki hassasiyetinize inanıyorum.
Bu duygularla bayramınızı tebrik eder, mutluluklar dilerim.
Yorum (yok) Yorum yaz!
Dirildik her 10 Kasım'larda ey halkım unutma bizi

Mustafa Kemal Atatürk, tam 70 yıl önce aramızdan ayrılan ve Cumhuriyetimizin kurucusu, Ulusumuzun kurtarıcısı , devrimlerin yaratıcısı bir büyük önder. İnsanlar zanneder ve bilirlerki 10 Kasım'larda Atatürk bir kez daha ölür ve O'nun hayatını anlatır, şiirler okur geçeriz.
Oysa tam tersidir inanın; her 10 Kasım'lar Atatürk ve Atatürk'lerin dirilme, çoğalma bir olma ve diri olma tarihleridir.
Mustafa Kemal sevdasıyla fikirlerinin bir ağ gibi Anadolu'yu sarma ve sarmalama zamanıdır. İnançla, gururla, güvenle, minnet ve şükranla Ata'yı yadetme, and içme zamanıdır.
10 Kasım'lar nice 10 Kasım'lar...
70 değil, 700 yıllar boyunca,
Bu ülküyle çarpacak kalpler,
Yoğunlaşacak fikirler,
Yeşerecek Mustafa Kemal'ler...
Karanlığa karşı,
Zulme karşı,
Yobazlığa karşı,
Kenetlenecek Kemalce bilekler,
And içilecek Atatürkçe !
Yeniden doğacağız Selanik doruklarından,
Bu kez karga değil,
Karanlık kovalayacağız..
Memleketimin bozkır yaylalarından, dağlarından..
Şehidimin al mendili üzerine,
Ettiğimiz yeminin,
Maneviyatında,
Yeniden, yeniden !
Mustafam, Mustafa Kemal'im diyeceğiz !..
Yorum (yok) Yorum yaz!
Fener' in ışığı Sivas' ta söndü

Turkcell Super Ligi' nin 5. hafta karşılaşmasında Sivasspor, kendi saha ve seyircisi önünde rakibi Fenerbahçe' yi 2 -1 mağlup etti.
Büyük ümitler ve paralarla yapılan transferlerden sonra Dünya takımı denilen ve '' babam gelse bu takımı şampiyon yapar'' dedikleri Fenerbahçe, oynadığı 3 deplasman maçından da yenilgiyle döndü.
İlk yarıda golü bulmasına ve öne geçmesine rağmen rakibinin baskılı oyunu ile ataklarına dayanamayıp, ikinci yarıda yediği gollerle bir farklı mağlup oldu.
Sivasspor 2- 1 Fenerbahçe
Bu skorla Fenerbahçe büyük bir yara alırken, Salı günü oynayacağı Şampiyonlar Ligi karşılaşması için de ümit vermedi.
Geçenlerde '' doğduğumdan beri Fenerbahçe' liyim'' diye demeç veren Emre, hiç bu söze yakışacak bir oyun oynayamadı ve hocası onu oyundan aldı. İlerki haftalarda da düzelmemesi durumunda Fenerbahçe tarihinin en zor haftalarını yaşayacağı dönemece girebilir. Bu da taraftar ve camiasına zarar verebilir. Derhal önlem alınmalı ve bu kötü gidişe son verilmelidir.
Yorum (3) Yorum yaz!
Blogcu arkadaşların bayramlarını kutlarım
Mübarek Ramazan ayının sonuna erdik. Bayrama erişme arefesindeyiz, şimdiden tüm blogcu arkadaşların ve bütün Türk Milleti'nin bayramlarını tebrik ederim.
Bayramlar, bizlerin birbirlerimize yaklaşma ve yakınlaşma günleri olarak kabullenilmeli, geçmişteki yanlışlardan ve hatalardan sebep sonuç ilişkisi çıkarmalıyız. Ayrıca fakir ve yoksul insanların her türlü ihtiyaçlarını elimizden geldiğince gidermenin yollarını aramamıza vesile olması için çaba göstermeliyiz.
Büyüklerimize, ebediyete göç etmiş rahmetlilerimize ve büyük Türk Milleti'nin ebedi atası olan Mustafa Kemal'e dua ve niyazlarda bulunmalıyız.
Bu dilek ve temennilerimle bayramınızı tebrik eder, sevgi ve saygılarımı sunarım.
Yorum (1) Yorum yaz!
Mustafa Kemal'i bir Yunanlı oynadı

Türkiye cumhuriyetinin kurtarıcısı ve kurucusu ulu önder Mustafa Kemal Atatürk'ün hayatının anlatıldığı bir belgesel yapıldı. Senaryosunu Can Dündar'ın yazıp yönettiği '' Mustafa '' adlı belgesel film 29 Ekimde vizyona girecek.
Belgesel film, Selanik'ten Dolmabahçe'ye Mustafa Kemal'in hayatından tüm kesitleri perdeye taşıyacak.
Hafızalarımızdan hiç çıkmayan karga kovalama sahnesi, Langazi' de çekilmiş. Musatafa Kemal'in koşturduğu tarlalar ise çok yakınlardan bulunmuş. Mustafa'yı oynayacak çocuk ise ordan bulunmuş. Adı da Yorgo...
Bu çocuk bir Yunanlıu ve bir zamanlar düşman iki halktan birinin çocuğu. Bu çocuk, rolünü büyük bir keyifle oynamış.
Sarı Zeybek ile Mustafa Kemal'in bilinmeyenlerini ekranlara taşıyan Can Dündar, ölümünün 7O. dönümünde büyük insanın tüm yönleriyle yeniden keşfedilmesine yönelik bir çalışma olduğunu vurguluyor.
'' Mstafa'' filmiyle özellikle yeni nesil Atatürk'ü yeniden keşfedecek. Film için Cumhurbaşkanlığı ve Genelkurmay Başkanlığıarşivleri başta olmak üzere, yerli ve yabancı pek çok arşivin özel izniyle açıldı.
Bu belgeselde daha önce görülmeyen fotoğrafllar, yazdığı not defterleri, yakınlarına yolladığı mektuplar ve günlüğü ile el yazmalarına yer verileceği öğrenildi. Belgesel için, Selanik'ten Manastır'a; Şam'dan Berlin'e, Sofya'dan Karlsbad'a kadar her coğrafyaya kadar giderek, doğduğu odadan öldüğü odaya dek her mekana girerek yerinde görüntülendiği belirtildi.
Filmin müziklerini ise Balkanlardan yetişen uluslararası müzisyen Goran Bregoviç tarafından bestelendiği öğrenildi. Saygılarımla.
http://www.milliyet.com.tr/Yasam/SonDakika.aspx?
Yorum (2) Yorum yaz!
Milli takıma bak

Ermenistan maçıyla işlerin yolunda gitmediği ortaya çıkan Milli futbol takımımız, ne yazıkki bunun farkına varamamış. Ve sonuçta Belçika ile beraberliğe razı olmak zorunda kaldık.
Futbolcular gergin, hocamız gergin bir şekilde başladığımız karşılaşma aynı gerginlik ve hüzünle de bitti. İlk yarıda başlayan ve doldur boşalt şeklindeki ataklarımız ne yazıkki bir sonuç vermedi. Tuncay'ın talihsiz sakatlığı ile yediğimiz kaza golü de eklenince işler iyiden iyiye arapsaçına döndü. Bu düğümü çözecek bireysel anlamdaki atakları başlatan Arda'nın çabaları sonuç vermeyince sonuca boyun eğdik.
Grubumuzdaki diğer maçlarda, Bosna Hersek Estonya'yı 7 - O geçerken, İspanya'da Ermenistan'ı 4 - O ile geride bıraktı. Bu durumda liderliği de İspanya'ya kaptırmış olduk.
Maç sırasındaki Fatih Terim'e yapıldığı söylenen hareket ve hocamızın bu harekete gösterdiği tepkiler tamamen rakip takıma yaradı adeta.
İyi oynadık ama kazanamadık, diyemiyeceğimiz bir maçtı.Sonuçta mağlup bile olabilirdik. İlk yarıdaki ilk kez kalemize gelen Sonck, attığı golle fırsatçı olduğunu da kanıtlarken, hatayı affetmeyeceğini gösterdi. Emre'nin penaltı golü galibiyet almamıza yetmedi ve bir kez daha sahadan hüzünle ayrıldık.
Görüldüki sporla siyasetin az olsa da yanyana gelmesi olumsuzluklara sebep oluyor ve gerginliğe dönüşebiliyor. Olimpiyatlardan sonra alınan bu başarısızlıkların mercek altına alınacağı kanaatindeyim. Spor; özveriyle çalışmanın, disiplinle pekiştirildiği bir ortamda olursa başarı elde edilir. Kaldıki Türk Milli takımı'nın arkasında Türk Milleti maddi ve manevi duruyor ve destekliyor. Bu güç ve desteği boşa çıkarmayalım.
Gelecekte Türk Milli takımı'nın alacağı başarıları temennilerimizle sonlarken, her olumsuzluğun başarı için bir uyarı olma gerçeğini unutmayalım.
Yorum (1) Yorum yaz!
Ramazan'ı Ramazan'da yaşamak

Onbir ayın sultanı olarak bilinen mübarek Ramazan ayı başladı bile.Oruç tutmak her müslümana farz olduğundan, sağlığı yerinde olanlar şu sıralar bu ibadetlerini yerlerine getirmenin manevi bir huzur ve ehemmiyetiniyaşıyorlar.
Ramazanda oruç tutmak, bedenen yapılan bir ibadet olup çok önemli ve ayrıcalıklıdır. Bu manevi ayrıcalık, oruç ibadetinin Allah tarafından verileceği mükefatın büyüklüğüne göre önem kazanmıştır. Yüce Allah; oruç ibadetini gereği gibi yerine getirerek, bu aydaki görevlerini de eksiksiz yapan kullarına eski ve işlemiş olduğu günahlarından temizlenme ve affolma müjdesini vermektedir.
Madem bu kadar önemli olan bu ibadetin şartlarına bakalım: Oruç, gündoğumundan batımına kadarki zaman diliminde her türlü yeme ve içmeden alıkonulmak olarak belirtilmiştir. Ne varki bunun yanısıra oruç ibadetinin en önemli özelliklerinden olan AZALARIYLA DA ORUÇ TUTMA çok daha önem arzetmektedir. Bunlar gözle harama ve yasak olan her şeye bakmama, dil ile gıybet ve yalan konuşmama, başkalarına kötü ve fena sözler söylememe. Kötülüğün konuşulduğu, fenalıkların mevzubahis olduğu yerlerden uzak durarak, bunlara dinleyerek te olsa şahit olmama, dinlememe. El ve ayaklarıyla harama yönelmeme, her türlü cinsel ilişki ve yaklaşımlardan madden ve manen uzak durma.
Kısacası azalarımızın da oruç tutması. Bunun aksinde ise yüce Allah; '' Ben kullarımın aç kalmasına muhtaç değilim'' der.
Esasen oruç ibadetinin özü ve kısacası FAKİRLERİN AÇ VE AÇIK HALLERİNDEN ANLAMAK olarak değerlendirilebilir. Onları görmekle, duymakla, konuşmakla hallerinden anlaşılmadığını yüce Allah gördü ki bu ibadeti biz kullarına farz kıldı. Çünkü kendisi de aç kalmadan bu durumu yeterince anlayamıyor insan.
Şöyle bir bakalım; İnsanlar bu fakir ve garibanların hallerinden acaba anlayabiliyorlar mı? Bence hiç anlamıyorlar. Nedenine gelince çok basit.
Normal günlerde mütavazi bir hayat ve yaşamı seçen, kıt kanaat geçinenlerimizden tutunda orta hallimiz ve zenginimiz bu ayda YEME VE İSRAF YARIŞINA GİRİYORLAR adeta.
Bırak fakirin halinden anlamayı, gözü yemek ve içmekten başka, bu gün daha kaç çeşit ve leziz yemeklerle tatlılar yiyebilirimin hesabını yapıyorlar. Ve bu ayda masraflar katlanıyor, insanların herbiri mahalli deyimle PİSBOĞAZ olup çıkıyorlar.
Hani fakirin halinden anlayacaktık? Aç ve susuz kalma sebebimiz ne oldu? Biz, fakiri yine kendi başına bırakıp kendi derdimizin ve gırtlağımızın peşine düştük.
Sofralara bakın hele, neler var neler ! İmtihan böyle mi olur? Peygamber efendimiz bu sofraları'' Firavunların sofralarına'' benzetir. Azla ve kanaate devam etmek, bu ayın önemini ve maneviyatını güçlendirir. Çünkü bu ayda hayırda ve hasenette yarış olmalıdır. Yarış nerede? Malesef yeme, içme ve israfta !
Bir de madalyonun diğer yüzüne bakalım; Birileri yardım ediyor ve bu ayın kutsiyetine tam uyduğunu söylüyor. Söylüyor da nasıl? Biz niye göremiyoruz, biz niye inanmıyoruz? Çünkü icraatlar ortada ve aleni yapılıyor. Hem de ne şekilde! Bir fakir kentin, fakir mahallesi. Orta yerde bir kamyonet, başında Hitler'in subaylarına benzer ZABITALAR. Bazen ellerinde değnekler. Arabanın arka kapağı açılır açılmaz insanlar saldırıyor kamyona. Genellikle genç, kuvvetli ve boyu uzun olanlarla her türlü taciz ve sürtünmeye amin diyecek bayanlar ilk furya dağıtımından birer parça kapıyorlar. Bu kapabilmenin faturası yaşıl, çocuk ve hasta insanlar ile utangaç bayanlartarafından ödeniyor. Bunlar ya eziliyor, ya geriye itiliyor ya da geri çekilmek zorunda kalıyorlar. Ve bu ilk furyanın galipleri, ikinci dalgadan da alabilmenin yollarını arıyorlarken, eli boş yüzü kara garibanım eve dönüş istikametine geçmiştir bile.
BU NE ŞİMDİ ALLAH AŞKINA ? Buna yardım denilir mi ? Denilirse kim inanır ?
Hani '' BİR ELİN VERİĞİNDEN DİĞERİ HABERDAR OLMAYACAKTI?''
DİĞER ELİ BOŞVER, BÜTÜN Tv KANALLARIYLA adeta NAKLEN yayın yapılıyor.
Fakirleri, güçsüzleri ve kimsesizleri rencide etmeyelim. Onların izzet-i nefisleriyle oynamanın acısı ve günahı sonsuzdur, bilmiş olun. Bir plaket almak uğruna, birkaç OY fazla almak uğruna bu gibi günahlardan sakınalım.
Önceden tespiti yapılmış kişi ve adreslere pekala 3'er ve 5'er ailelik guruplar halinde yardım eli uzatmanın ulviyetine varabilir, oan ve o saatte cennetin bir köşesi sizlere ayırt edilebilir. Onu tüce Allah bilir ve muhakkaki mükafatı ve savabı sonsuzdur.
Tüm Müslüman aleminin ve orucu anlatabildiğimiz şekilde ve maneviyatının sonsuz zevkine vararak tutan ve bu ibadeti laikiyle uygulayabilenlere ne mutlu.
Allah orucunuzu ve savaplarınızı daim etsin ve kabul buyursun.
İftarınız afiyet olsun, efendim.
Yorum (yok) Yorum yaz!
Okullar açılırken

Okulun merdivenlerinden çıktığım o ilk günü hatırlıyorum onları görünce. Zihnimin bulanıklığına karmakarışık duygular yüklü halde yol alırken ayaklarım, çıktığım basamakları fark etmiyorum bile. Şuan kolumdan tutanın da kim olduüunu anımsamıyorum ne yazıkki. Gerçi büyük ihtimalle babamdır, çünkü o zamanlar kadınlar çocuklarının eğitim ve öğretimleriyle bu denli yakından ilgilenmiyorlardı. Veya şartlar o şekildeydi.
Okulların her açıldığı yılın ilk günü , bir minik öğrenciyi gözüme kestirir; '' işte bu benim ilkokula başlayan ilk halim'' diye geçiririm içimden. Yuvarlak yüzlü, çakır gözlü ve biraz da meraklı bakışlı olmal, bu çocuk.
Eğitimin en önemli faktörlerinden biri değişime açık olabilmek ve buna en kısa zamanda uyum göstermektir. Okul bir öcü gibi, ceza gibi veya evden çocuğu uzaklaştırma bahanesi şeklinde görülmemeli. Tam tersi bir yol izlenildiğinde çocuk okula bir an evvel kevuşmanın hayalini kuracak, okula başladığında da bunu hareketleriyle gösterecektir.
Özellikle kekeme, akraba evliliklerinden oluşan sorunlu çocuklar ve engelli olanlara daha bir özenle dikkat etmek gerek. Bunun için ise ailedeki bireylerin belli bir eğitimi almış olması gerekir.
Eğitim; okul, aile, çevre ve öğretmenden oluştuğunu göre bunlardan bir tanesinin aksaması olumsuzluk yaratır. Araç- gereç ve doanımında önemi büyüktür.
Bir çiçek olan çocuklarımızın, bu zor ve okula yeni başlamış olmanın verdiği ilk heyecanları nedeniyle gösterebilecekleri tepkilere de hazırlıklı olmamız gerek. Ansızın acıkmalar, yemek yememeler, karın ve baş ağrıları başgösterebilir. '' Oğlum sen hiç böyle olmazdın'' diyeceğimize, onun içerisinde bulunduğu artamın farkında olacak şekilde ona yaklaşmak ve yeni ortama adepte edebilmek en doğru olandır. Böyle yapıldığında en kısa zamanda bu şikayetler yerini uyuma bırakacaktır.
Minik yavrularımıza okulların açıldığı ilk günde başarılar diler; okulların sevgi, arkadaşlık, dostluk ve bilgi ile teknoloji evleri olduğunu, güzel ve anlamlı oyunların oynandığı aydınlık yuvalar olduğunu anımsatırım.
Çok değerli ve saygın Atatürkçü öğretmenlerimiz sevgi kucaklarını açmış, siz sevgili yavrularımızı aydınlıklarla ışıtmak üzere gört gözle bekliyorlar. Herşey sizler ve geleceğimiz için.
Bekliyoruz sizleri can minikler.
26 AĞUSTOS ve TÜRK'LER
26 Ağustos, biz Türk'ler için çok anlam içermektedir. Bu anlam ve değerlerle bugünün Türkiye'sini oluşturmuş ve bu tarihlerin mirasına binaen yaşamımızı idame ettirmekteyiz. Aksi halde tarihin karanlıklarında derin bir vadide bulunmamız içten bile değildi.
Ama önemli olan bu değerleri bilmek ve bugünümüzü borçlu olduğumuz tarihlerinde yaşayan kahramanlarını tanımakla beraber onları yad ederek, minnet ve şükranlarımızı sunmaktır. Ancak bu hamasi ve takkiyevi nutuk ile demeçlerde kalmamalı, o değerleri her varlığımızın üstünde ve ötesinde görmeliyiz.
Acaba görebiliyor muyuz?
26 Ağustos'un en ilki ve belkide en kutsal ve önemlisi Büyük Selçuklu hükümdarı Alp Arslan komutasındaki ordumuzun, Bizans ordularını yenerek Malazgirt Savaşı'nı kazanmalarıdır. Ki bu zafer TÜRK Milletine Anadolu'nun kapılarını açan bir dönüm noktasıdır.
Yine 26 Ağustos Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu ve kurtarıcısı Büyük devrim önderimiz ve mazlum ulusların bağımsızlık ateşlerini yakmasına vesile olan büyük insan Mustafa Kemal ATATÜRK'ün Sakarya Meydan Muhabere'sindeki emri : Hattı müdafa yoktur, sathı müdafa vardır. O satıh bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı, vatandaşın kanıyla ıslanmadıkça terk olunulamaz.
Bu vatan, yıllarca kendini esir etmeyeceğini tekrar tekrar ispat etmiştir bu dünyaya. Türk Milletinin belki de en zayıf yönlerinden biri, duygusal bağlarının hassas oluşudur. Çok çabuk aldanır olmuşuz ama, aldandığımızı fark ettiğimiz anda, tek vücut olup göğsümüzü siper etmişiz düşmana, ta ki özgürlüğü iliklerimizde hissedinceye kadar…
Büyük taarruz, İtilaf devlerinin, tamamen esareti altına almak istediği Türk Milletinin, bölünmez bütünlüğü için her şeyini ortaya koyabileceğini anlamış olduğu büyük bir mücadeledir. O yıllarda Yunan kuvvetleri, Avrupa’nın desteğini de alarak Anadolu’ya çıkmıştı. Düşman kuvvetleri iyice Anadolu’nun içlerine doğru yayılmış, Batı Anadolu tamamen işgal altına alınmıştı. Bundan tam 83 yıl önce, 1922 yılının Haziran ayı ortalarında, Başkomutan Gazi Mustafa Kemal Paşa, yurdun işgaline karşı taarruz kararı almıştı. Ordu birlikleri ile futbol maçı yapma bahanesi altında Akşehir’de buluşmuş, bu şekilde Yunanlılar ve İşgal kuvvetlerinin dikkatini çekmeden görüşme gerçekleşmişti. Amaç, kısa sürede ve kesin bir sonuçla düşman kuvvetlerinden kurtulmaktı. 28 Temmuz’da taarruz hakkında görüşmeler yapılmıştı. Olayın gizliliğini korumak maksadıyla, 21 Ağustos’ta Çankaya köşkünde bir çay daveti verileceği basına açıklanmıştı. 26 Ağustos Cumartesi günü, Atatürk taarruz emri verdi. Sabah 5 sıralarında taciz ateşi ile başlayan harekat, önemli görülen yerlere yoğun topçu ateşi ile devam etti. Tel örgüler aşılarak süngü hücumu ile, sırasıyla Tınaztepe, Belentepe ve sonra Kalecik Sivrisi düşmandan kurtarıldı. 26 Ağustos taarruzu Meclise bildirildiğinde, büyük bir coşku yüreklere serpildi. 27 Ağustos’ta, Afyon, 8. Tümen tarafından kurtarıldı. 28-29 Ağustos’ta, düşman ordularının 5. Tümeni sarıldı. Düşmanın geri çekilmesi engellenerek çarpışmaya zorlandı ve varını yoğunu bir milletin özgürlüğünü sağlamak için çarpışanlar, 30 Ağustos 1922 günü, Dumlupınar'da, Mustafa Kemal önerliğinde düşman ordularını yok etmiştir. Daha sonra kaçabilen düşmanın takip edilmesi konusunda ulu önder, "Ordular ilk hedefiniz Akdeniz'dir. İleri" diyecekti…
Ülkemizde yaşayan halk, savaş anında şehit olmayı büyük bir mertebe olarak içine sindirmiştir. Şehitlik, cennetin bir çeşit müjdecisidir. Bu nedenledir ki, toprağa ve bir milletin bölünmez bütünlüğüne herhangi bir tehdit oluşmuşsa, kendini savunma adına savaşmak, inanç gereğidir. Yıllar önce olduğu gibi, bu milletin elinden tüm silahı alınsa da, dört bir yanı sarılsa da, asla teslim olmayacak, namus, şeref ve vatan uğruna sonuna kadar mücadele edecektir.
Tarihteki 26 Ağustos’ta, bir başka önemli taarruz daha meydana gelmiştir. 26 Ağustos 1071 tarihinde, Selçuklu Türkleri ile Romen Diyojen önderliğindeki Bizans İmparatorluğu arasında, Selçuklu-Bizans Savaşı yaşanmıştır. 200.000 üzerindeki Frank, Norman, Slav, Gürcü, Abaza, Ermeni ve İslam dinini kabul etmemiş Peçenek ve Uz Türklerinden oluşan ücretli askerden bir ordu, 13 Mart 1971’de Anadolu’ya hareket etti. Bizans ordusunun doğuya doğru hareketi, Sultan Alparslan’ı Mısır seferinden vazgeçirmişti. 26 Ağustos Cuma günü, 40.000 kişilik Selçuklu ordusu, Cuma namazı sonrası yarım hilal taktiği ile Bizanslılara saldırı düzenlendi. Savaştan İki saat öncesinden Peçenek ve Uz Türkleri, Selçuklu tarafına geçti. Mezhep baskıları nedeniyle Bizanslılara kızgın Ermeni kuvvetleri de muharebeden çekildi. Sayıca üstün Bizanslılar, Türklerin saldırı taktiklerine dayanamayıp teslim oldular. Sultan Alparslan, savaş sonrası esir düşen Romen Diyojen’i daha fazla küçük düşürmek istememiş ve serbest bırakmıştır. Fakat Bizanslılar aynı merhameti göstermeyip Romen Diyojen’i öldürmüşlerdi.
Tarih boyunca hiçbir zaman, hiçbir topluma bu millet boyun eğmemiştir. Yıllar geçse de, inancı ve cesurluğu hep ebedi kalacaktır. Tük milletine tarih boyunca hiçbir ülke, gerçek dostluk amacıyla yardım elini uzatmamıştır. Tarihinden ders almamamız mümkün değil. Gelecek konusunda dış kuvvetlere avuç açmak bize yakışmaz. Bu millet, kendi kendine yetebilecek güç ve azme sahiptir.
Ne mutlu Türküm diyene !
Saygılarımla.
Yorum (yok) Yorum yaz!
« Önceki ::